“Alakart ve partizan” müzakere

Mevcut iktidarın AB müzakerelerine yaklaşımını değerlendiren Kader Sevinç; “AB üyeliği müzakere sürecini hem çok partizan hem de çok karttan seçmeli işimize geleni yaparız, işimize gelmeyeni yapmayız noktasına geldi”

“Alakart ve partizan” müzakere

“Alakart ve partizan” müzakere

Antalya Sanayici ve İş İnsanları Derneği (ANSİAD), Covid-19 salgını nedeniyle dijital platformda toplantılarını gerçekleştirmeye devam ediyor. ANSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Akın Akıncı, Yönetim Kurulu Üyeleri ve ANSİAD üyelerinin katılımıyla gerçekleştirilen ‘Avrupa ve Dünya Değişirken Avrupa Birliği, Demokrasi, Teknoloji ve Gelecek’ konusunun konuşulduğu ANSİAD 9. Online Toplantısı’nın konuğu Demokrasi 4.0 Kurucusu, CHP Avrupa Birliği Temsilcisi, Avrupa Sosyalistler ve Demokratlar Partisi (PES) Yönetim Kurulu Üyesi Kader Sevinç oldu. Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerinin 3 Ekim 2005’te Lüksemburg Zirvesi’nde başladığını kaydeden Sevinç, “Aslında uzun bir tarihi var ancak müzakerelerin başlaması itibariyle ben bu tarihi ele alıyorum. AB sürecine uzun ince bir yol olarak girildi ve artık bu giderek daralan bir yol” diye konuştu. 2005 yılında Türkiye’de bu denli bir bölünmüşlük ve kaos olmadığını belirten Kader Sevinç, “Türkiye'nin Avrupa Birliği politikası partiler üstü bir politika olarak algılanıyordu, tüm dış politika aslında bu şekildeydi. Çünkü bu bize bir cumhuriyet mirasıdır. Cumhuriyetin kuruluşundan beri biz dış politikamızı ve Avrupa ile ilişkilerimizi her zaman bu çerçeve içinde ele almıştık ancak 2005’ten itibaren bu bozuldu ve iktidarın partizan politika alanına dönüştü” dedi.

 

MÜZAKERE SÜRECİ YANLIŞ ALGILANIYOR

ANSİAD’dan yapılan açıklamaya göre Ekim 2005’te müzakerelerin başlamasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) reform sürecine ve ilerlemeye büyük katkısı olduğunun altını çizen Sevinç, “35 başlıkta müzakereler başladık ancak bu Türkiye’de Türkçe müzakere kelimesinin karşılığı olarak ‘biz bunu yapar, şunu yapmayız’ olarak algılanıyor bu süreç. Oysa AB üyelik süreci bir kulübe dahil olma ve o kulübün kurallarını, o kulübün kendi asgari ortak müştereklerini almak ve uygulamak demektir AB üyelik müzakere süreci dediğimiz şey. Belli marjlarda müzakere edebilecek olduğunuz konular olsa da bunlar sınırlıdır” diye konuştu. AB müzakere başlıklarının kapsamının sosyal politikalardan yargı sistemine uzanan temel hak ve özgürlükleri kapsayan ilkesel ve yasal düzenlemelere kadar uzanan çok geniş bir politika yelpazesine oluştuğunu kaydeden Kader Sevinç, sözlerini şöyle sürdürdü; “Biz bu süreci maalesef Türkiye olarak birincisi çok kötü yönettiği, heba ettik. 2005’te beraber müzakerelere başladığımız Hırvatistan şu an AB üyesi. Hırvatistan modelinde partiler üstü hem muhalefetin hem sivil toplumun içinde olacağı müzakereleri yöneten bir milli komite kurdular. Biz CHP Avrupa Birliği Temsilciliği olarak bir çalışma yaptık ve CHP gurubu olarak uygulanması için TBMM’de önerge olarak sunduk, bugünkü iktidar partisi tarafından o gün reddedildi. Örneğin Hırvatistan'da AB sürecinin partilerüstü ve etkin şekilde yönetilmesi için kurdukları bu milli komitede sadece siyasetçiler değil, sivil toplum da, akademi de vardı ve başkanının da daima muhalefetten olması kararını aldılar. Böylece AB üyeliği için yapılan tüm düzenlemeler bir fikir birliği içerisinde, konsensüs içinde düzenlendi. Bizim önergemiz iktidar tarafından reddedilerek AB süreci dinamitleri. İktidar tam tersine bütün bu süreci partizan bir biçimde ele alma, AB konusunu bir partiye, yapılan bir destek olarak algılama eğilimi içinde oldu. Bu topyekün yanlış bir anlayıştır. Bütün bu süreci yönetmekte diğer bir önemli sorun ise çok "à la carte", karttan seçmeli bir yaklaşım benimsedi iktidar. Yani, müzakere başlıkları altındaki pek çok düzenlemeden iktidar kendi siyasi gündemine, çıkarına uyanları seçti ve gerisini yok saydı. Böyle yaptığınız zaman aslında ana başlığı "reform" olan bir mesele reform olmaktan çıkıyor, reformun bütünlüğünü bozuyorsunuz. İktidar, Türkiye’nin ortak çıkarını değil, kendi siyasi partinin çıkarına göre düzenlemeler yaptı ve AB sürecini kullandı. AB üyelik müzakere sürecinin doğasını, ruhunu bozan en önemli şeylerden biri de bu oldu.”

 

 

TÜRKİYE’DE OHAL KALICI HALE GELDİ

Maalesef AB ile müzakerelerin başlamasıyla beraber Türkiye’de antidemokratik uygulamaların da başladığına dikkati çeken Kader Sevinç, “Türkiye demokratikleşme ve reform sürecinden kopmaya başladı. TCK 301'i kullanarak ifade özgürlüğünün ayaklar altına alınması, entelektüellere baskılar, tutuklamalar gibi arkası çorap söküğü gibi gelen bir süreç yaşandı” dedi. Türkiye’de sivil toplumun baskı altına alınarak basın özgürlüğünün tamamen yok edildiğini belirten Sevinç, “Hatırlayalım ülkenin Başbakanı dönemin en büyük medya grubuna, yandaş olmadığı için boykot çağrıları yapıyordu daha 2008-2009'da. Önce yargıya yönelik değişiklikler ve sonra sistem değişikliği ve en son 2016’daki darbe girişimi de bir gerekçe olarak bu süreç son aşamaya ulaştı. Ondan itibaren de Türkiye'de olağan üstü hal kalıcı hale geldi. Kaldırıldı ama uygulamaya baktığınızda OHAL, Türkiye’de kalıcı bir rejim modeli haline geldi. Türkiye böylece AB ile bütün sürecini heba etti, dinamitledi. Bir tek siyasi partinin, kişinin olaylara bakış açısı, kendi kaderini ülkenin kaderinin önünde tutmasının acı sonuçlarını yaşadık, yaşıyoruz” dedi.

 

 

‘TÜRKİYE, RUSYA DEĞİL, DEMOKRASİYE SAHİP ÇIKAN GENİŞ KESİMLER VAR’

Hızlı bir şekilde reform sürecine dönülmesi gerektiğinin altını çizen Kader Sevinç, Türkiye’nin yeniden ayağa kalkması gerektiğini kaydetti. AB müzakerelerinin bir anlamda dondurucuya koyulduğuna işaret eden Sevinç, “Yeniden reform yapma iradesine sahip bir iktidar olduğunda sürecin buzları yeniden çözülecek. 35 başlıktan 16 tanesinde müzakereleri açtık. Her ne kadar açtığımız her başlıkta tüm koşulları yerine getirerek uyum sağlamış olamasak bile orada bir ivme yakalandı” dedi. Avrupa Birliği’nin Türkiye ile tamamen köprüleri atamayacağına dikkati çeken Sevinç, gelen bir soru üzerine “Türkiye’de bu işe inanan, bu meseleye inanan, Türkiye’nin iyi bir demokrasi, laik bir sosyal devlet olmasına inanan insanların milyonlarca olduğunu herkes biliyor. Türkiye bir Rusya değil. Ne olursa olsun bu kadar uzun süre iktidar olan bir siyasi güç bile Türkiye’de milyonlarca demokrat insanı yok edemeyecek. Biz varız sonuç olarak ve buradayız. Dolayısıyla Türkiye’de demokrasiye sahip çıkan demokrasi güçlerinin, Türkiye’nin ilerlemesini, cumhuriyeti, laik devleti, sosyal devleti savunan, Türkiye’yi bir Avrupa ülkesi olarak gören ve daha iyi entegre olması gerektiğini düşünen milyonlar var. Elbette çok kutuplu bir dünyada Çin ile de, Afrika ile de, Amerika ile de, Rusya ile de güçlü ilişkiler kurmamız icap eder ama nerede durduğumuz, kim olduğumuzun, gücümüzün, tarihimizin bilincinde olarak. İktidarın tüm AB entegrasyonunu engelleme çabasına karşın araştırmalar gösteriyor ki Türkiye’de AB üyelik hedefine toplumsal destek hala çok yüksek %65-70 bandında. Türkiye ile AB arasında halihazırda derin bir entegrasyon var, ortak bir kader var.

Türkiye bir demokratik mücadele ve değişim sürecinde ve bundan başarıyla çıkacak. Avrupa Birliği de bir değişim ve dönüşüm sürecinde. Türkiye "ileri" diyecektir demokratik bir iktidara kavuştuğu gün Avrupa Birliği ile Türkiye’nin kaderi tekrar kesilecek ve belki bu kez daha da güçlü bir şekilde birleşecek.” diye konuştu. 

Haber Merkezi


Yorum Yap