Barışı kimsesiz bıraktınız

  • İbrahim Uysal

    İbrahim Uysal Yazı Arşivi
    1 Eylül 2021 /   988 Okunma

    Barışı kimsesiz bıraktınız

    Bugün "1 Eylül, Dünya Barış Günü".  Nazi Ordularının Polonya'yı işgali ile başlayan 2'inci Dünya Savaşının son savaş olması ve BARIŞ için, Dünya Barışı için farkındalık yaratmak için kabul edilmişti.

     

    Bir başka bakış açısı da, 2'inci Dünya Savaşını bitirilmesinden sonra, o dönemin Ekonomik, sosyal ve siyasal yönden güçlü ülkelerinin bir araya gelerek, "Bir daha SAVAŞ OLMASIN", savaşlar önlensin diye kurdukları birlikteliğin ilk toplantı günü olan "21 Eylül" de, "Dünya Barış Günü"  ya da  "Uluslararası Barış Günü" (International Day of Peace) olarak kabul edilmiştir.

     

    Ülkemiz de, 1 Eylül gününü, "Barış Günü" olarak kutlanmaktadır.

     

    Ekonomik sistemlerin, dünya yönetim sistemine hakim olduğu bilinci ile, ikinci milenyumun, ilk çeyreğinin yaşandığı bu yıllarda, savaşların rengi, boyutu ve şekli değişmiştir.

     

    Dolayısı ile barışlarında rengi, şekli ve boyutu değişmiştir.

     

    "Bayram", "Gün" gibi özel kutlamaların şekilden ibaret olduğu, içeriğinin boşaltıldığı ve anlamının yok edildiği günümüzde, "Dünya Barış Günü"nü kutlamanın anlamı çok farklı olmalıdır.

     

    "Barış" sadece bir sözcük olmaktan çıkartılmalı, bir yaşam biçimi olmalıdır. En öncede buna ister bu ülkede, ülkemizde yaşayan insanların; (Oysa bu yazıyı yıllar önce yazsaydım, göğsünü kabarta kabarta YURTTAŞLARIN diyerek) inanmasını, bir yaşam biçimi saymaları içlerine sindirmelerini, bir yaşam biçimi saymalarını isterdim.

     

    Hele hele bu gün içi ise, Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün, 1931 yılında  "Yurtta sulh, cihanda sulh"  söylemini yaptığı ilk gün "20 Nisan"ı asıl Barış Günü olarak özel olarak kutlamak isterdim.

     

    Atatürk, yurttaşlarına 1931 seçimleri dolayısıyla milletine, sunduğu seçim beyannamesinde,  "Cumhuriyet Halk Fırkası'nın (CHF/CHP) müstakar umumî siyasetini şu kısa cümle açıkça ifadeye kâfidir zannederim: Yurtta sulh, cihanda sulh için, çalışıyoruz." demiştir.

     

    Çoğu kişilerin farkında olmadıklarını görüyorum ama Dünyanın barışa hiç bu kadar gereksinimi olmamıştı.

     

    Dünya ekonomik sistemine hakim olan Kapitalist Üretim tarzı, yönetim, sosyal ve siyasal alanlara da hakim olmuş ve kendi kurallarını öyle ya da böyle dayata dayata ülkeleri, insanlığı yönetmektedir. İletişim çağının bir azizliği olsa gerek, bu anlayışa hakim alternatif sesler ise sadece belirli alanlarda cılız kalmakta ve duyulmamaktadır.

     

    Önceleri Asya'da o dönemin Sosyalist Sovyetler Birliğinin etkinliğini azaltmak için yörede bir "Yeşil Kuşak" projesi başlatan Kapitalist Sistemin dönem sözcüsü ABD, bir süre sonra da, Orta Doğu'da Büyük Ortadoğu (BOP) projesini başlattı ve o dönem ülkemizin, bugün de en etkili ve yetkilisi kişi tarafından desteklendi ve "Eş Başkan" olduğunu duyurmuştu.

     

    Dünyanın ikinci Milenyuma (2000'lere) girdiği dönemden bu yana, üretim şeklinden, düşünme tarzından, tüketim alışkınlıklarından ve de en önemlisi yönetim, DEMOKRASİ alışkanlığı ve anlayışına kadar artık her şey değişti.

     

    Günümüzde, ister "1 Eylül" ister "21 Eylül" olsun,  artık bir "Barış Günü" kutlanacak ise, barış için övgüler düzmenin yerine;

     

    BARIŞ BİLİNCİNİ GELİŞTİRME ve BARIŞ EĞİTİMİ yönünde olmalıdır.

     

    Dünyada, savaşlar,  iç savaşlar, işgaller sebebiyle her yerin barut fıçısı olduğu bir dönemde, barış ancak, barışın farkındalığı ile olur.

     

    Ülkelerin nüfusları, emperyalist devletlerin çıkarları yönünde değiştirilirken, "göçen", "mülteci" ve "sığınmacı" tanımlarının ayrımına varılmalıdır.

     

    Dünya tarihine bakılacak olur ise, "göçler" denilen olaylar hep savaşlar kaynaklı olmuştur. Dünya nüfusu ve alanlarının gereği o günler sadece devletler yok olmuş, yenileri kurulmuştur ama günümüzde sorun çok boyutlu hale gelmiştir.

     

    Hiç kimse, Atatürk'ün ülkemizde başlattığı ULUSLAŞMA SÜRECİNİ küçümsemesin. Bugün tüm gelişmiş ülkeler, ABD'den, Almanya, Fransa, İngiltere'ye kadar kendi, ülkelerinde bir uluslaşma süreci içine girmişlerdir. O yüzden de, ülkelerinin ekonomileri, sosyal ve siyasi süreçlerinin gerektirdiği kadar yabancı uyruklu kişileri ülkelerine alıp, yurttaş yapmaktadır.

     

    Ülkede, bazıları farkında değil ama bu ülke bir emperyalist işgale karşı savaşarak kuruldu. Ve Büyük Önder Atatürk'ün de uzak görüşlülüğü sayesinde, bu ülkeyi kuran tüm yurttaşları da, "Türk Milleti" diyerek tanımladı.

     

    Elbette ki insanlık günümüz dünyasının en farkında olmaması olunması gereken bilinci olmalıdır. Ama bu da birçok ülkenin yaptığı gibi kendi ülkelerinin birliği ve beraberliği bozulmadan olmalıdır.

     

    Çoğu kişi olayın farkında değil sanırım ama bir dönemler "Ucuz İşgücü" olsun diye, köyden kente göç adeta teşvik edilmişti. Ama zaman ile kırsal yaşam biçimi ve kültürü ile şehirlere getirilen, gelmeleri zorlanan yurttaşların, şehirlere uyumları için eğitim ve diğer destekler yerine, görmezlikten gelinmiştir. Yaşanan sorunlar ortadadır.

     

    Şimdi de, insanı duydular sömürülerek, insanlar yanıltılarak bir emperyalist ülkelerin savaşları sonucu ülkelerinden "kaçmak zorunda" kalan insanların ülkemize "göçü" değil, istilası vardır.

     

    Bu ülke insanının yıllardır kendi emekleri ile yarattıkları birikimleri ve başka emeller için harcanılmamalıdır.

     

    Başkalarına bonkör "devlet yöneticileri", ülkenin yurttaşlarının deprem, sel baskını, salgın hastalık gibi konularda, hemen kendi İBAN numaralarını yurttaşlara anımsatmaktadır.

     

    Bazı İBAN’lara, ellerden gelen paraların durumu ne hikmetse, sır gibi saklanmaktadır.

     

    Barış, insanlık için bir projedir. Emperyalizm için değil. İktidar genel yönetimlerde, muhalefet ise yerel yönetimlerde kimler ile yol yürüdüklerinin farkına varıp, bu ülke yurttaşları için;

     

    Bu ülke yurttaşları de, DEMOKRASİYİ sadece seçim sandığı sanıp, adamını, yoksa madamını seçmeyi bir matah sanıp gerisini görmezlikten gelme huyundan vazgeçseler iyi olacaktır.

     

    Yaz tatili sebebiyle gezip dolaştığım yerlerde ki çelişkiler hiç de hoş değildir.

     

    Bir tatil yöresinde, yerel yönetimin sosyal amaçlı gönüllü çalışan bir birimde, bir görevlinin, keşke "15 Temmuz'da" galip gelenlerin yerine, yenilenler kazansaydı gibisinden sözü, içime oturdu.

     

    Ya bu ülke için ömrümüzü verdik, harcadık, Nazım Hikmet'in "Güzel Günler göreceğiz Çocuklar" dediği günler bu günler olmasa gerek!

     

    İçim yanıyor, bir "barış gününde" daha.


Yorum Yap