Her gecenin sabahı vardır da!..

  • İbrahim Uysal

    İbrahim Uysal Yazı Arşivi
    1 Ekim 2021 /   916 Okunma

    Her gecenin sabahı vardır da!..

    Her dilde yüzlerce, binlerce yılda oluşan, süzüle süzüle gelen sözcükler, kavramlar ve sözler vardır.

    Örneğin bizde Anadolu ve Trakya iki genel bölgedir ama, genelde "Anadolu" denildiğinde, tüm ülkeyi, Türkiye Cumhuriyeti Sınırlarını anlarız. Ya da çoğumuz öyle düşünürüz.

    O yüzden sözler ve sözcükler insan ve toplum yaşamında çok önemlidir.

    İnsanlar kendi dilleri ile düşünür, konuşur ve kültürleri içinde ve kültürleri ile de yaşarlar.

    Ata sözü ya da özlü söz dediğimiz sözler de böyle ortaya çıkar.

    "Kurt, kışı geçirir de, yediği ayazı unutmazmış", "Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır", "Sakla samanı, gelir zamanı: kar yağar kiraz zaman" gibi sözler olduğu gibi, bir de zorlama söz ve sözcükler vardır.

    "Devletin malı deniz, yemeyen domuz", "Domuzdan bir kıl koparırsan, kârdır", "Yemeyenin malını yerler" gibi.

    Oysa "Ak akçe, kara gün içindir" diye de halkın yanık bağrından süzülen sözcükler de vardır.

    Olağan dönemlerde saz da, söz de, insanlar da, toplum da olağan ve kendi yolunda gider ve yatağında akar.

    Bir da yaratılmak istenilen dönemler vardır.

    Örmek Cumhuriyet Dönemi.

    Dünya, özellikle de Avrupa ve Asya ülkeleri bir "Millet olma" derdinde iken, Osmanlı, eğitimden askeriyesine, yönetimden maliyesine bir karmaşa hakimdir.

    Saray Arapça harfler ile yazar, Arapça, Farsça sözcükler ile konuşur, eksik gedik kalan yerini de batı dilleri ve Türkçe ile tamamlarken;

    Halk ise tarlasında binlerce yıllık ana dili ile konuşuyor, çalıp söylüyordu.

    İste Saray ile tarla, tokat ve sokakların durumu bu idi.

    Saray halktan gönüllü gönülsüz toplananlar ile boğazda yalılar da gününü gün ederken,

    Halk ise tarlada, bağda, bayırda ekmeğinin peşinde, derdinde idi.

    Her ülkenin toprağında taşında mutlaka birilerinin gözü vardır.

    Bu dün olduğu gibi, bugün için de geçerlidir.

    Hele hele dünyadaki bütün çelişkileri kullanmayı çok iyi bilen dönemin ekonomik sistemleri ve bunların sahipleri, dün olduğu gibi bugün de aç kurtlar gibi dolaşmaktadır.

    Yüzlerce yıllık Osmanlı kendini bir sonsuzluğun içinde sanır iken, çekilen bir iki taş ile sarayının nasıl yıkıldığını, yerle bir olduğunu gördüğünde her şey için çok geçti.

    Ve Sultan Vahdettin, içinde kendisinin olduğu kaynayan kazanın altına odun atan İngilizlerin gemisine binip gitmeyi kurtuluşu gördü.

    Oysa Anadolu, yüreği yanan anaların, bağrı yanık babaların ellerine aldıkları ile düşmanını, işgalcisini haklıyordu.

    Peki bütün bu yazılanların, söylenenlerin ne anlamı var?

    Yine Anadolu'nun bir özlü sözü yanıt versin buna.

    "Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez", "Kurt, düşmanlık havayı sever" halkın özünden gelirken, aydını da, "Tarih, tekerrürden ibarettir derler, hiç ders alınsaydı, tekerrür eder miydi, tarih" deyiverir.

    Osmanlının 1750'lerden sonrasını ve de en sonrasını bilenler,

    Günümüz Türkiye’si için de,

    "Nereye payidar, nereye, / çıkmaz bu yol bu kere de bir yere", deyiverir

    "MAN Adaları"nda hesabı, cebinde "VİP Pasaportu", kendilerini, eş dostlarını götürecek gemileri, gemicileri olanlar için sorun yok da,

    Sıradan biz yurttaşlar için yolun sonu olmasın.

    Şair Mehmet Akif ne demişti:

    Allah bir daha bu millete, bir daha istiklâl Marşı yazdırmasın.

    Evet ya, bu toprakların özlü sözleri vardır ya, haydi onun birisi ile bitirelim yazıyı.

    Ben çok dedim gibi, onu da siz mi söyleseniz ne!.. "Ağlayanın ahı, gülene iyi gelmemiş” gibi.


Yorum Yap