Siyasetin fıkralısı

  • İbrahim Uysal

    İbrahim Uysal Yazı Arşivi
    14 Kasım 2020 /   998 Okunma

    Siyasetin fıkralısı

     

     

     

    Montesquieu (1689-1755) , "Bir ülkede yalakalığın getirisi, dürüstlüğün getirisinden daha fazla ise o ülke batar." Yetmemiş, “HER TOPLUM, LAYIK OLDUĞU ŞEKİLDE YÖNETİLİR” diyeli neredeyse 350 yıl olmuş ama bizim ülkede değişen bir şey yok gibi.

    Evrende var olan her şeyin bir dengesi vardır. O dengeyi bozdunuz mu, herşeyin biri birinin içine girmesine, karmaşasına da şaşmamanız gerekir. Çünkü, dengenin oluşması yıllar alırken, bozulması ise anlıktır.

    Atatürk Cumhuriyeti’nin dengesi, yıllar içerisinde bozulmaya başlamış, en sonun 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ile de duvara toslatmıştır.

    Darbe yapılan Hükümetin Başbakanı (S.Demirel) siyaseten yasaklanırken, hükümetin "kuvvetli albayı", Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal, sütten çıkmış ak kaşık gibi, önce darbe hükümetinin Başbakan Yardımcısı, sonrada kurduğu parti iktidar olunca önce Başbakan, sonrada Cumhurbaşkanı olmuştur. Ya da yapılmıştır!

    Darbe Hükümeti siyasilere getirdiği yasak ile Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş siyasi yasaklanmışlar;

    Ülkenin tapu senedi sayılan Lozan Barış Antlaşması’nın Baş görüşmecisi, Ülkenin Başbakanlığı’nı, Cumhurbaşkanlığı’nı yapmış İsmet İnönü'nün bilim insanı oğlu Prof. Dr. Erdal İnönü bile siyasetten uzak tutulmaya çalışılmıştır.

    Anlayacağınız, "Taşları bağlamışlar, itleri başıboş bırakmışlar".

    Ülke ekonomisi derin bir ekonomik krizin pençesinde, Türk Lirası her şeyin fiyatını belirleyen Dolar karşısında pul olurken, halkın alım gücü düşmüş ve işsizlik almış başını gitmiştir.

    Bir gün gaz bulunur, diğer gün komşular kurtarılır, ertesi gün depremin sorunları değil magazini tartışılır, televizyon ve muktedirlerin gazeteleri pembe rüyaları gazlarken, elbette siyasilerin gözlükleri de pembe olacaktır.

    Halk siyasilere meftun(tutkun), siyasiler de halka meftun, ekonomi de zaten tıkırında (!?), daha ne istenir ki.

    Ülkenin hazinesinin başı yok, kimsenin umurunda değil. Halkın cebi delinmiş, üstte-başta cepken yok. Ama gözlüklerden sonra, gözlerin doğal lensleri de pespembe olmuş, karınlar açlıktan guruldar, sırtlar soğuktan titrerken.

    Güneyde bir ucundan diğer ucu 275 km, yarım günde (6,5 saat) gidilen turizm/tarım şehrinin yerel yöneticisi COVID-19 hastası olmuş can derdinde, ama halk da siyasiler ve yöneticiler de günü kurtarma, magazin derdindeler.

    Yok Başkan tarhana çorbası mı içti, mercimek mi?

    İnsaf  ya, Başkan'ın akciğerlerinde sorun var, makine desteği ile nefes alıp-veriyor, gırtlağından açılan delik de bekleniyor. Yaşam savaşı veriyor. Doktorları ve sağlık çalışanları çırpınıyor.

    Halkından, partilisine, gazetecisinden, magazincisine neredeyse pembe dizi yazacak ve yapacaklar. İnsaf  ya.

    Bunu iyi niyetle izahı mümkün değildir. Hani derler ya, "Koyun can derdinde, kasap et derdinde". Daha ne diyeyim ya.

    Baylar, bayanlar Değerli Başkan da iyileşir, ülke ekonomisi, işsizliği de halledilir, sorun değil. Ama sorun sizlerin ne zamandır, bu dünya ile bağınızın koptuğu, bu dünyanın dışında yaşadığınızdır.

    Laf uzar ama olsun, bir fıkra ile bitireyim.

    Köyde ilkokulunu bitiren oğlunun geleceği için kaygılanan çoban, oğlunun da kendisi gibi olmasın diye oğlunu kasabaya yatılı okul sınavına götürecektir.

    Kasabayı bilen hısım, akraba ile konuşulur ve "sabah erkenden namaz vakti yola çıkılır ise oğlan sınava yetişir" denilir.

    İyi de köyde saat yok, evde köyün dışında okunan ezan oralardan duyulmaz. Oğlanın anası "ben her sabah 'ayak yoluna' giderim, o zaman sizi uyandırırım" der ve yatarlar.

    Gecenin bir vakti, kadın ayak yoluna gider, işini bitirir, oğlu ve kocasını da uyandırıp yola hazırlar.

    Kasabaya şafak vakti varacaklar, camide ellerini yüzlerini yıkayıp, sabahçı kahvesinde de simit çay kahvaltı yapacaklardır.

    Kasabaya varırlar ki, caminin ışıkları sönük, yüzlerini yıkayacakları şadırvan karanlık, hadi neyse;

    sabahçı kahvesine varırlar ama orada da simitler gelmemiş, çaylar bayat ve herkes masaların üstüne başlarını dayamış uyuyor.

    Oğlan da dayanamaz beklemeye, o da uyuklar.

    Babasına, "Baba, hani kasabaya varınca sabahçı kahvesinde sıcak simit yiyip, çay içecektir" der, uykulu gözlerle.

    Oğlunun haline üzülen baba, çaresizdir:

    "Oğlum, Anının bilmem neyinde saat olur olur ise bu iş böyle olur" der. Sahiden ya lafın tamamı kime söylenir ya da siz, hangi vakit yola çıkacaksınız?

     


Yorum Yap