Sorunları olanlara sorsam mı?

  • İbrahim Uysal

    İbrahim Uysal Yazı Arşivi
    2 Mayıs 2021 /   576 Okunma

    Sorunları olanlara sorsam mı?

    Günümüzde kime ne sorarsanız, sorun mutlaka okkalı bir yanıt alırsınız. Maşallah ortalıkta alim, bilgin aramaya gerek yok. Herkesin bir yerlerden ve bir şeylerden haberi var da, kendilerinden yok.

    Çünkü kendini, kendinden başka soracağı bir kimse yok, bilgi alacağı da bir kaynak yok da, ondan. Yoksa, birisi kendine, kendini anlatsa iş tamam da. O da mümkün değil.

    Hiç kimse "yoğurdum kara", ya da ben de şunlardan, bunlardan sorumluyum, demediği gibi aklına bile gelmiyor.

    Anadolu geleneğinde, "aç isen, tok gibi, kir isen pak gibi" görünmek adettendir ama kanayan yaraya, tuz da basılır.

    Bir kere günümüzde bir şeylerin dünden çok farklı olduğunun bilincine varalım. "Eski çamlar, bardak oldu" artık.

    Ne eskisi gibi üretmek olası, ne de eskisi gibi bir yaşam.

    Tarih bize göstermektedir ki, insan kendi çağını kendisi yaratıyor.

    Örnek tarihin ilk çağı "Taş devri". Ama o da aşamalı. "Kabataş, Yontmataş ve Cilalı Taş Devirleri" diye.

    Sonra insanoğlu, Madenleri keşfediyor. Ala sana "Maden Devri".

    O da "Bakır, Tunç ve Demir Devri" diye sürüyor.

    Siz Yaşar Kemal'in "O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık." sitemine bakmayın, tunç işe yarar da, dayanıklı değildir. Bu yüzden tunç çağından demir'e geçilir

    Demirin insan yaşamına girmesi ile insanın ve insanlığı kaderi değişiyor. Tarım aletlerinden tutunda, savaş aletlerine, evlerde günlük kullanılan malzemelere kadar uzanıyor.

    Peki, tarihin asıl değişimi ne zaman başlıyor?

    İnsanoğlu bu çağlarını, "Tarih Öncesi Çağlar" olarak tanımlıyor.

    Afrika'da sömürgeciliği anlatan en güzel söz budur: "Aslanlar Kendi Hikâyelerini Yazmadıkça, Avcıların Hikâyelerini Dinlemek Zorundayız”!

    Eğer biz de insanlığın tarihini, insanlıktan değil de, sermayeden, sömürgeciden ve bunlardan yana olanlardan dinleyecek olur isek, elbette ki tarih de kendilerinden önce ve sonra diye ikiye ayrılacaktır.

    Peki o zaman, tarih ne zaman başlıyor. "İlkçağ" denildiğine göre, tarihin başlangıcı da bu olsa gerek. Peki, özelliği nedir:

    Artık insanlar tek tek "ilkel" yaşamdan, toplu yaşamaya başlamış, güvenlik, açlık, üreme gibi sorunlarını da bu süreç içinde çözmüştür.

    Toplu yaşamanın süreci aile, topluluk, toplum, köy, kasaba derken birden örgütlü bir yapı ile karşılaşırız; Şehir devletleri.

    Bu devletler ise, genellikle ekonomik, askeri ve insan gücünü elinde bulunduran krallar tarafından krallıklarla yönetilmişlerdir.

    Artık yaşam ve yaşananlar kayıt altına alınmaya başlanmış ve Genel olarak çok tanrılı dinlere inanılmıştır.

    Tek tanrılı dinlerden, Musevilik sonra Hıristiyanlık bu dönemde ortaya çıkmışsa da çok fazla yayılmadığını görüyoruz.

    Halk, genel olarak şu toplumsal sınıflara ayrılmıştır.

    Yöneticiler(soylular), rahipler, hürler (askerler, memurlar, tüccarlar ve köylüler), namralar (hürler ile köleler arasında bir sınıf) ve köleler (hiçbir hakları olmayan ve çoğunlukla tarım işleri).

    Ortaçağ, Katolik Kilisesinin toplumda ve devlet yönetimlerinde hükümdarlığını ilan ettiği, Avrupa'nın en karanlık dönemidir.

    Kavimler Göçü, devletlerde merkezi otoritenin güçlü olmadığı ve

    Feodalizmin her alanda siyasal, sosyal, ekonomik alanda hükümranlığını sürdüğü; Kralların yetkilerinin Papalara oranla daha az ve sınırlı olduğu dönemdir.

    Bilimsel düşüncenin baskı altına alındığı ve bu yüzden bilim ve teknik yaşamın sönük geçtiği, Haçlı Seferlerinin başladığı dönemdir.

    Fatih'in 1953'de İstanbul'u alması çağ da biter, Avrupa’nın şafağı da atar ve yen bir "Yeni Çağ" başlar.

    Bu çağ, her alandan keşifler ve özgürlüklerin tohumlarını atar ve 1789'da Fransız Burjuvazisi ve köylülerinin feodallara/ asillere ve saraya isyanları ile Fransız İhtilali ile son bulur.

    İçinde yaşadığımız "Yakın Çağ" ise, bu devrim sürecinden sonra başlar, ticaret ve sanayide burjuvazinin etkinliğinin artması ile Feodalizm ekonomik sistem olarak tasfiye olur ve KAPİTALİZM ticaret burjuvazisinin öncülüğünde, yeni bir krize kadar tüm dünyaya hakim olur.

    Kapitalizm kendisini her şeye hakim sanırken, 1917 Sovyet Devrimi ile dünya yeniden bir hizaya girer.

    Artık eğitim, iletişim, sosyal, siyasal ekonomik alanlardaki araştırma, çalışma ve bilimsel özgürlükler ile her ne kadar "iki kutuplu/ Kapitalist -Sosyalist/Komünist Dünya" diye biraz sistemli eleştiriler gelse de, İnsan Hakları diye bir hak, insanlığın ve dünyanın gündemine girmiştir.

    Bu kadar öykü anlattıktan sonra, başlık konusuna gelelim.

    Dünyanın 21.yüzyılının ilk çeyreği, ekonomik, sosyal, siyasal alandan olduğu gibi, bir de COVID-19 denilen dünya salgını ile karşı karşıya kaldı.

    İşsizlik, ekonomik yetersizlikler ve sömürü almış başını giderken, bir kısım pansuman tedbirleri ile süreç yönetilmeye, sorunların üstünden günlük de olsa gelinmeye çalışılmaktadır.

    Oysa, azıcık tarihe baksak, dünyanın benzer süreçleri yaşaya yaşaya döndüğünü göreceğiz.

    Dünya hepimizin ise, bu adaletsizliklerin, yaşam eşitsizliklerinin sebeplerini yaşayanlar, sorgulamadığı sürece, son zamanlarda sık sık kullanır oldun, o Mehmet Akif'in "Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!/ Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?/ 'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar;/Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?" diyen KISSADAN HİSSE dizelerini.

    Şimdi işsiz kalanlara, geçinemeyenlere, aç ve açıkta kalanlara, yarınlarına güven içinde bakamayanlara; bu kadar hikaye anlattıktan sonra, sormaya hakkım yok mu?

    Gelinen, yaşanan, yaşadığınız süreçte, hiç mi sizin suçunuz yok!..

    Ne saçmalıyorum ya, aaa bakın televizyonda masal saati başlamış. Hemen doğru oraya, ne işiniz burada sizin ya!..

     


Yorum Yap