Ütopya da düşlemek gerek

  • İbrahim Uysal

    İbrahim Uysal Yazı Arşivi
    23 Ocak 2022 /   1150 Okunma

    Ütopya da düşlemek gerek

    Öyle kaptırıyoruz ki kendimizi, sanki biz onu düşünmesek, yapmasak dünya batacak, her şey bitecek. Üstelik de kendimizden vererek ve hiç bir şeyden ve kimsede bir şey beklemeden.

     

    Bu çok ütopik bir söylem gibi olsa da, insan yapması gerekenleri yaptıktan ve sonuç aldıktan sonra, daha da büyük düşler istiyor, düşler kuruyor, bunun gerçek olup olması da umurunda olmadan.

     

    Aslında milyonlarca insan için bu satırlar bile fazlaca fantazi. Sabah kalkıp işine gitmek zorunda olan, iş aramak, eve ekmek aş getirmek, çoluğuna çocuğuna mahcup olmadan düzeni korumak için çabalayan milyonlar varken, bu ütopik hayaller, düşlerde nereden çıktı demeyin.

     

    Düşlerseniz ve düşerseniz yollara, yoluna o ütopya hayal olmaktan çıkar, sizin bir parçanız olur.

     

    İnsanların çoğunda bir "Pazartesi sendromu" vardır. Genellikle iş yaşamımda hafta sonları da çalıştığımdan mıdır nedir, nedense bende hiç böyle bir sendrom olmadı.

     

    Salı sallanırmış ama ben sallanmadan düne pazartesi ye gideyim. Sabah kahvaltımı yaptım, yapılacak öyle öncelikli işlerde olsa, günün, saatin ve mevsimin ne olduğunun önemi olmadan alıp başımı bir yerlere gitmeye karar verdim.

     

    Apartmandan çıktıktan sonra arabama bakmadım bile. Yürüdüm, bindim bir toplu taşıma aracına doğru bu günler kaldığım yerin terminaline.  Peronlarında bekleyen arabalar nereye gidecekler tek tek onlara baktım ve vakit de öğleye doğru olunca bir saat uzaklıkta olan bir yere gitmeye karar verdim.

     

    Görünürde bir kaç yolcu vardı ama araç sürücüsü yoktu, malum pandemi dönemi özenli olmak gerek. Aracın ön kapısını açtım baktım boş, montumu ve okumak için aldığım kitabımı koydum.

     

    Bir süre sonra araç sürücüsü geldi ve aracı çalıştırdı, ben de bindim ve yolculuk başladı. Tabi aracın yanında beklerken, bir teyzenin beni araç sürücüsü sanıp, "Oğlum boş yer var mı?" diye sorması bile çok güzeldi.

     

    Zaman ne ki. Bir saati geçen bir sürede varacağım yere vardım. Buralara hep kendi aracım ile geldiğimden, terminal ile sahilin ne kadar süreceğini merak ettim ama nasıl olsa zaman sorunum yoktu, her ne kadar Baba (Süleyman Demirel) "yollar yürümekle aşınmaz" dese de, ben aşındıracaktım.

     

    Yol boyunca, ilçenin hava durumu gözetleme bahçesi, çok amaçlı çocuk oyun parkını geçip yürüyordum ki ben çocukluğuma götüren bir manzara ile karşılaştım.

     

    "Arzuhalci"

     

    Muhteşem bir manzaraydı. Oysa onlarca kişi oradan geçiyor ama kimse kimsenin umurunda olmadığından, ya da orada yaşayanlar kanıksadığından benim meraklı bakışım, tam da bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyecekken, arzuhalcinin de dikkatini çekti.

     

    Bir kadın arkadaşı ile konuşuyorlardı ama olsun.

     

    Adliye binasının kenarında camdan bir kulübesi vardı ama o tezgâhını yok kenarına kurmuştu.

    Bizim konuşmalarımızı, benim fotoğraf çektiğimi görünce yoldan geçen birisi, arzuhalciye, masasının ön kısmına yapıştırdığı "Arzuhalci" yazısının yanlışlığını söylüyordu ama umurunda değildi.

     

    Bir bankadan emekli, 75 yaşlarında, bir oğlu ve gelini Ankara'da bir üniversitede akademisyen doktorlar, diğer oğlu şehit ve gaziler derneği yöneticisi, ötekiler de oralarda bir şeyler yapıyorlardı. Bana pek de ihtiyacının olmadığını anlatmak ister gibiydi.

     

    Ben de keyfine bak, açık havada olmanın bile keyfini çıkar deyince sohbet koyuldu. Ve iki boş gezenin boş kalfası modunda sohbetçiden sonra, ben denize doğru yürümeyi sürdürdüm.

     

    Oh be, hani utanmasam yatıp yuvarlanacaktım çimenlerin üstünde. Ve aklıma Nazımın "Bugün pazar" şiirinin dizeleri geldi.

     

    "Bugün pazar. / Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. / Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün / bu kadar benden uzak / bu kadar mavi / bu kadar geniş olduğuna şaşarak / kımıldamadan durdum. / Sonra saygıyla toprağa oturdum, / dayadım sırtımı duvara. / Bu anda ne düşmek dalgalara, / bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. / Toprak, güneş ve ben... / Bahtiyarım..."

     

    Sahilde yedim, içtim, boylu boyunca dolaştım. Ben insanlara, insanlar bana baktılar ama kimse kimsenin umurunda olmadan.

     

    Saatler saatler sonrası Ahmet Haşim'in dizeleri geldi aklıma:

    "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden/ Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak/ Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…/ Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta/ Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…"  Evet, akşam olmaktaydı. Ve ben açılmıştım.

     

    Orhan Veli'yi belirdi martıların arasından, Hem de: "Haydi Abbas, vakit tamam;/ Akşam diyordun işte oldu akşam./ Kur bakalım çilingir soframızı;/ Dinsin artık bu kalp ağrısı./ Şu ağacın gölgesinde olsun;/ Tam kenarında havuzun./ Aya haber sal çıksın bu gece;/ Görünsün şöyle gönlümce./ Bas kırbacı sihirli seccadeye,/ Göster hükmettiğini mesafeye/ Ve zamana./ Katıp tozu dumana.

     

    Var git,/ Böyle ferman etti Cahit,/ Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;/ Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan…" diyerek.

     

    Güneş dağların arkasına çekilmeye başlamış, yolcu yolunda gerek der gibiydi. Ve söz dinlemenin vaktiydi. Evet, yolcu yoluna gerekti.

     

    Düştüm terminal yollarına ama bu kez ne yol kenarında oynayan çocuklar, ne de arzuhalci vardı, kendim ile başa başa yürüdüm. Yürüdüm. Yürüdüm! Ütopyamdan, yaşama!


Yorum Yap