ÇEVRE, DOĞA, ŞEHİRLER YOK OLURKEN

  • Konuk / İbrahim Uysal

    Konuk / İbrahim Uysal Yazı Arşivi
    24 Ağustos 2019 /   1124 Okunma

    ÇEVRE, DOĞA, ŞEHİRLER YOK OLURKEN

    Etrafınıza bir bakın, gazeteler, televizyonlar, sanal ortamlarda herkesin meşrebine bağlı olarak yapılan yayınlarda bir kaybediş, kayboluş, yitiş, yok oluştan sık sık söz edildiğini göreceksiniz.

    --Antalya'nın "çanına ot tıkayacak", Boğaçay'da yapılmak üzere başlanılanlar; Burudur Salda Gölüne yapılmak istenilenler.

    --Kazdağları gibi dünyada eşi ve benzeri olmayan doğa harikaları, çevresinin akciğerleri yerler bir birer ucundan kıyısından başlanılarak yok ediliyor.

    --Bu tür, çevreye ve doğaya zarar verecek girişimlere; Önceleri entelektüel, evrensel olarak doğasına, çevresine duyarlı ve bilinçli kişiler ile başlayan çevreci tepkiler, zaman ile yerelden de bilinçli kişi ve gruplardan gelen tepkiler ile el vermeye ve toplumsal bir muhalefet olmaya, çevreye telafisi olanaksız, geri dönüşü mümkün olmayacak girişimlere dur demeye başladılar.

    --Bir kısım akademisyen, çevreci dernek, kurum ve kuruluş ise kendilerince canlarını dişlerine katarak mücedele ederken, o bölgede olup, uzun vadede zarar görecek insanların sessizliği ve tepkisizliği şaşılacak düzeydedir.

    --ODTÜ'nün çevre ve ormanlarının yok olmasına, mezunları ve öğrencilerince verilen terki, bilinçli yurttaş ve sahiplenme duygusunun bir sonucudur. Kutlamak gerek.

    --Peki neden?

    --Bu konuya geçmeden önce, insanın çevresi ile olan ilişkisine bir göz atmak gerek.

    --İlkel dönemlerde yaşayan insanın derdi yaşamsal idi. Ve bu gereksinimleri karşıladığı sürece ne çeversi, ne de doğası ile bir sorunu yoktu. Bertrand Russell'ın dediği gibi, ne zaman ilk insan, çevresine ilk çiti çevirdi, savaş ve kavgaların kaynağını yaratmıştır

    --Burada dikkati çekmek istediğim şey şu, ilk çiti çeken insan, bunu kendisi kadar kan bağı olanlar için de çekmişti. Çekilen çitlerde yaşayanlar çoğalmaya, çit sınırları dar gelmeye başlayınca, ilk savaşlar da başlamış oldu.

    --Kan bağı ile birliktelikte iç çekişmeler olsa da, genel olarak savaş olmamıştır. Savaşlar ve kan dökme, kan bağı olmayanlar kişiler/insanlar arasında olmuştur.

    --İlk çağlardan günümüze kadar olan süreci burada sorgulamanın bir anlamı yok. Şu nokta önemli: "KAN BAĞI/CAN BAĞI".

    --Şehirler ve yerleşim alanları büyüdükçe, yaşayanların da gereksinimleri artmakla birlikte, sosyolojik olarak da, ilkel toplayıcı dönemden, feodalizme, oradan da kapitalizme geçiş, kişilerin tercihlerinin ötesine geçmiş ve bir sistem sorunu olmuştur.

    --Sahip olma duygusu, aslında insanın ilkel, aç ve açıkta kalmama, neslini sürdürmek isteme kaygısı ve duygusundan kaynaklanmaktadır.

    --Oysa, bu duygu zaman ile kendine hakim yönetsel süreçler yaracak ve kendi sistemi savunacak inançları da yaratacaktır.

    --Bu gün başta şehirlerde, doğada çıldırmışçasına yaşanan talan ve doğaya hoşgörüsüzlüğün kaynağı, sahip olmak duygusu ile ilgisi yoktur artık. Kapitalizmin, emperyalizm aşaması ile birlikte artık kendi türleri arasından bile kıyasıya yaşanan rekabet ve savaşlar ile Kapitalizmin tekelci aşamasıdır.

    --Bu ekonomik ve çevresel saldırılara karşı insanların yapabileceği neler olabilir ki?

    --Elbette ki ilk çağlarda, dışarıdan gelen saldırılara karşı kan bağı olanların doğal tepkisi, zaman ile örgütlenen ve çıkarları otak inanların örgütlü mücadelesini görürüz.

    --Günümüzde kan bağı ile ortak bir yaşam kalmadığından, kişiselleşme, bireyselleşme herkesin kendi şartları için çalışmasını ve mücadele etmesi sonucunu doğurmuştur.

    --Peki, o zaman, Salda Gölü, Boğaçay, Kazdağları vb yerler kimin? Kimler bunu için mücadele edecek?

    --İşte, işin en garip tarafı da bu. Kim? Kim? Kim?

    --Yerleşik düzene geçiş, şehirlileşme bu tür sahiplenme duygusunun ilk koşulu idi. Ve bu süreç yüzlerce, binlerce yıl süren bir sürecin soruncunda ortaya çıkıyordu.

    --"Hemşehricilik" gibi feodal bir tanıma ilkel olarak bakılabilir. peki bunu yerine ne ikame edilebilir ki; denilebilir?.

    --Evet, ben de günümüzde "hemşehricilik" gibi bir kavramı tanımlamayı ben de pek sevmem ama yerine konulacak daha iyi bir kavram ve durum ise örgütlü yapılardır.

    --Örgütlü yapılar da, sistemlerce dejenere edilip soysuzlaştırıldığından, kentler ve doğa entelektüel, bilinçli kişiler dışında öksüz ve yetim kalmıştır. Korumasızdır.

    --Anadolu'da bir söz vardır, "El, elin eşeğini türkü çığırarak arar" diye. Bugün de, sözünü ettiğim kişi ve çevreler dışında şehirlerde yaşayanlar ve yerleşenler, kendilerini henüz oralı sayamamaktadırlar.

    --Sokağa çıkın, ilk karşılaştığınıza "Nerelisiniz?" diye sorun, çoğundan alacağınız yanıt, doğduğu ya da ailesinin geldiği yer olacaktır, yaşadığı şehir değil.

    --İşte bu sahiplenmeme ama nimetlerinden yararlanarak yaşama duygusu şehirleri yok etmekte, yok olmasına sebep olmaktadır.

    --O yüzden, her yerleşim yerinde yapılan ister genel, ister yerel seçimler sonucu yaşanan talanlar, çevre bozulması, doğanın yok edilmesi bu sahiplenmeme duygusu ile yapılan seçimlerin ve seçilenlerin bir sonucudur.

    --Ya ilkel sahiplenme duygusu, hemşehricilik olacak ya da, ülke için bilinçli yurttaşlar, yerleşim yerleri içinde, bilinçli kentli olunması gerekmektedir.

    --Yoksa, sokaklar, çevre, sular kirden, doğa bozulmadan, yok olmadan yeterince nasibini alacak, sizden sonra, oralı olarak doğanlara kirli, pis ve bozulmuş bir çevre ve kirli bir dünya bırakmaktan öte geçemeyeceksiniz.

    --Oysa, Bir Kızılderili ata sözü, ''Bu dünya bize Dedelerimizden miras kalmadı, gelecek nesillerden ödünç aldık.'' der.

    --Ya siz?


Yorum Yap