İSPANYA DERSLERİ (2)

  • Konuk Yazar / Bekir Bülend Özsoy

    Konuk Yazar / Bekir Bülend Özsoy Yazı Arşivi
    25 Şubat 2020 /   1275 Okunma

    İSPANYA DERSLERİ (2)

    Geçen hafta ki yazımızda Malta'da karşılaştığım İspanyol albayı ile olan sohbetimize yer vermiştik.

    Hani adam faşistler safında çarpışan ama savaşın nedenlerini ve sonuçlarını iyi tahlil eden biriydi. (Bana göre)

    Ben de merak etmiş ve sormuştum; ‘ iç savaş 1939'da bitti, ama siz İspanyollar, 1980’lerde Avrupa Birliği'ne katıldınız, esaslı bir demokratik yapınız var, ülkenizde hukuk devleti kurumları ve ifade hürriyeti aksamadan yürüyor. Yahu sizin geçmişten kalan çözümsüz gibi görünen hiç mi derdiniz yoktu?’ öyle ya biz mesela hala iki asır geriden gelen sorunları bile çözemezken, ülkenin tarih guruları hala şu Abdülhamit, Ulu Sultan mı Kızıl Hakan mı anlaşamazken. Altı üstü 1939'da bitmiş ve 500 bin ölü verilmiş, milyonlarca insan acı çekmiş bir iç savaşın kalıcı sancısı olmaz mı? O günlerin İspanya’sında her evde bir kurban vardı.. Nasıl olup da bu acıyı sindirmişler ve bugünün gözde bir demokrasi ülkesi haline gelmişlerdi.

    Hani insan kıskanıyordu..

    Yaşlı İspanyol faşistinin cevabını merak edenler bir önce ki yazımızı okusunlar. Ama bazı dostlar önce şu İspanya İç Savaşı'nı kısaca bir anlat da anlayalım dediler.

    1936 senesinin bir başka uğursuz 15 Temmuz günü İspanya öteden beri gebe kaldığı, aşırı derecede kutuplaşma, iktisadi sorunlar, hak-hukuk ihlalleri sonucunda ateşe benzini dökmüştü. Ülkede solcular, aşırı solcular, Komünistler, Carlist denen monarşi yanlıları, Falanjistler (sağcı ama dinci değil) kuru aşure gibi bir siyasi tablo vardı, ha tabii bir de herkesin malum yeri ile güldüğü Aslan Sosyal Demokratlar…

    General Franko, beğenseniz de beğenmesiniz de akıllı bir adamdı, bir kere sapına kadar cesur bir askerdi..Elbette sağ görüşlüydü. Ama monarşiye de mesafeliydi. 1500’lü yıllarda dünyaya yön veren eski İspanya’yı özlüyordu. Komünistler, Moskova’dan habersiz helaya bile gitmiyorlar, solcular bazen onlarla bazen cumhuriyetçilerle takılıyordu. Monarşi yanlıları ille de -kral gelecek tüm dertler bitecek- hayalindeydiler. Dağlara sinmiş ilkel Bask toplumu aşırı Katolik kilisesi taraftarıydılar, ama hazır Madrid'deki meşru hükümet zor duruma düşmüştü, neden olmasın belki de bağımsız falan olabilirlerdi. Katalanyalı arkadaşlar okumuş yazmış tayfasındanlardı. Onlar da burjuva sınıfının ticari kazançlarını Madrid ile paylaşmak istemiyorlardı. Öyle ya o vergilerle saraylar yapılmasına muhaliflerdi. Sonunda daha stratejik düşünen, daha cesur ve kararlı savaşan, elindeki kuvvetleri daha derli toplu kullanan, kendisini destekleyen siyasi yapıyı bölmeden böldürmeden hedefine yürüyen Franko savaşı kazanacaktı.(Hem Basklar, hem Katalanlar için lafı kısa tutalım; ikisi de tek başlarına bir işe yaramazdı, dünyada o gün yaklaşık 250 milyon insan İspanyolca konuşuyordu, İspanya markası olmaz ise her iki toplumun da gelebileceği bir yer yoktu!)

    Evet, gelelim bizim sohbete: faşist İspanyol albayı anlatmaya devam ediyor. İspanya her zaman deniz aşırı bir krallık olarak kaldı, esaslı zaferler kazandı ama eşek sudan gelene kadar dayak yediği utanç verici yenilgileri de tattı. Kilise halkın anasını ağlatırken bile söz hakkını kısamadı, aristokrasi de istemeye-istemeye bu hakka saygı göstermek zorunda kaldı. İspanyol ordusu denizciler ve karacılar olarak ikiye bölünmüştü, sömürgelerin emniyetini donanma sağlıyordu, İspanya sınırlarını korumak ise Karacılara kalmıştı ama ortada bir tehdit yoktu. Ordu aslında bir tür polislik yapmak zorunda kalmıştı. Ama en karanlık günlerimizde bile İspanyolların söz hakkını kimse tamamen kaldıramadı.

    ‘Nasıl yani ?’ dedim.

     ‘Bak!’ dedi 1920’lerde bizde bir general vardı askeri diktatör, kral vardı ama tüm yetki bu adamın elindeydi; general PrimoRivera.. tüm ülke onun iki dudağı arasındaydı. Bir gün bu general bir operaya gitmiş, Madrid operasına, en önde ki koltuğuna gömülmüş, çıkarmış pabuç gibi bir puro yakmış… yanına operanın yer göstericisi gelmiş ve eğilmiş kulağına demiş ki;

    Senyör general operada puro içmek yasak.

    Kulaklarıma inanamadığım için bir daha sordum; nasıl yani operada ki bir teşrifatçı mı demiş bu lafı? Hani olur ya albayın İngilizcesi falan yetmemiştir diyerek..

    Evet dedi ve tane-tane konuşarak Bilal’e anlatır gibi anlattı.

    Sıradan bir yer gösterici İspanya’nın tek hakimi pozisyonunda ki bir adama operada puro içmenin yasak olduğunu söyleyebiliyor.  Vay canına…

    Peki sonra ne oldu? O da haftaya…


Yorum Yap