HAVASI SOĞUK TOPRAĞI SICAK ŞEHiRDE SABAH 2

  • Nizamettin Özmen

    Nizamettin Özmen Yazı Arşivi
    19 Şubat 2020 /   381 Okunma

    HAVASI SOĞUK TOPRAĞI SICAK ŞEHiRDE SABAH 2

    Her şey güzel, “Antalya beni kıskanıyor” tamam da daha görmem

    gereken koca bir şehir var. 30 yıllık can dostlarımdan emekli itfaiyeci

    Apo’yu koydu önüme hafızam. Öve öve bitiremediği Diyarbakır’daydım.

    Evet, çok istemesine rağmen beni Diyarbakır’a götürememişti.

    Kahve tamam, 3 türkü dinlemişim,

    keyfim yerinde. Sahlep

    ve kahve iyi geldi, yemeği

    unuttum bile. Diyarbakır’ın

    tarihi hamamları faaliyetini durdurmuş.

    Artık saunalar varmış. Hey yavrum hey,

    “Avrupa’nın yolu Diyarbakır’dan geçer”

    demişti ya. Buyur. Erken uyumayı

    severim ya. Otel odasında akıllara zarar

    bir duş alıyorum. Biraz sosyalleşip, biraz

    kitap okuyorum. Ve uyku.

    Sabah gene erkenciyim. Isı -2 derece.

    Van gibi Diyarbakır'da da gündoumu

    fotoğrafı çekemiyorum. Şöyle bir şehri

    dolaşıyorum, kahvaltı saati gelmiş.

    Biliyorum, sokak ciğercilerinin kalitesini,

    atmosferini, lezzetini. Ama buranın

    kahvaltı kültürünü görmek istiyorum.

    Van gibi abartmamışlar. Hakkari’den az

    daha zenginler. Antalya Köy Pazarı’nda

    peynir yokluğundan şikayet eden ben

    Ege’nin tulum, Doğu’nun otlu peynirine

    hastayım. Kahvaltı sonrası vuruyorum

    kendimi sokaklara. Dilimde Ahmet Kaya

    ile Yılmaz Erdoğan düet yapıyor. “Diyarbekirli

    imiş adı bahtiyar..” gibi “Ve

    beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu

    babam... “ gibi. Surun dibindeki

    fırından yükselen sıcak somun kokusunda

    buluyorum kendimi, oradan Dicle

    Ovası’na bakan bir terasta. Bildiğimi

    görmek zamanı. Evet Diyarbakır bir

    kültür şehridir. Siyasi boyuta girmezsek,

    koca bir coğrafyayı kökten “öteki” ilan

    etmezsek kazanan ülkemiz tabii ki.

    Ve beklenen an. Kaldırımda küçük bir

    büfe. Önünde tezgah, mangal, ciğer ve

    acı kırmızı biber. “İstemiyorum” diyemedim,

    çünkü sormadılar. Lüks arabasından

    inmiş kahvaltı yapan bir dayımız benim

    siparişi verdiği gibi hesabı da ödemiş.

    Ve sohbet. Üzülerek yaşıyorum. Benim

    yurdumun bi yarısında insanlar, memleketini

    anlatmak, insanının “öcü” olmadığına

    inandırmak zorunda hissediyor

    kendini. Ne büyük acıdır bu yav?

    Bu mecrayı siyasileştirmemek adına

    burada kesiyorum. Daha girilecek köhne

    sokaklar, çekilecek fotoğraflar var. Gelirken

    “yeni” Diyarbakır’ yeterince gördük,

    İmrendik zaten. Sur içinde bir bistro var.

    Ama mide dolu. Burada demli bir çay

    içiyorum. Bu arada oralarda her sokak

    başında “BİM” veya “Yemen Kahvesi”

    görmemek şaşırtıyor beni. Nebi Camii

    epey oyalıyor beni. O camiye bir sayfa

    ayıracağız söz. Tabii kapısı kilitli olmayıp

    içeriden de yatay ışık süzmelerini

    görsek iyiydi ya neyse. Biz de kilise

    gezeriz.

    Cami duvarının dibindeki ayakkabı

    boyacısı ile sohbet ediyoruz. Sohbet

    ettiğimiz tüm Diyarbakırlılar gibi bu da

    Antalya’yı görmüş. “Beren güzelmiş.

    Seviyoruz Antalyaspor’u” diyor. Yolculuk

    öncesi Antalyaspor Stor’dan aldığım

    bereyi başımdan çıkarıp onun başına

    takıyorum. Bir fotoğraf çekiyorum.

    Geri vermek istiyor. Almıyorum. Heee..

    Murathan Mungan’ın “3 aynalı kırk oda”

    romanındaki orospu gibi bir iz bırakıyorum

    Diyarbakır’a. Geçenlerde de kargo

    ile gelen kitabı kargo memuresine hediye

    edip çıkmıştım.

    Tahir Elçi benden dua bekler mi bilmiyorum.

    Ama bi beklentisi varsa o da

    insanca, eşit yaşam koşulları için mücadele

    etmemi beklemiş olabilir. İstikamet

    4 ayaklı minare. Burası o malum cinayetten

    sonra daha fazla ziyaretçi alır olmuş.

    1986 yılında Gülhane Parkı’nda çocuğun

    kolunu koparan aslan, daha sonraki

    birkaç yıl ziyaretçi akınına uğramıştı. O

    günlere gittim bu popülasyonu görünce.






Yorum Yap