RENKLERİN GEÇİT TÖRENİ

  • Nizamettin Özmen

    Nizamettin Özmen Yazı Arşivi
    10 Haziran 2019 /   609 Okunma

    RENKLERİN GEÇİT TÖRENİ

    Hiç yazasım yok. Yaklaşık 1 aydır Antalya- Burdur sınırındayım. 2011 yılı Haziran ayında Sarıkamış'ta gördüğüm renk cümbüşünün bir benzerinin tam ortasında kaldım.

    Öyle bi keyf anında sevgili büyüğüm, ablam Gaye Doğanoğlu'nu aradım. Canım biraz kültür, biraz sanat, biraz doğayı konuşmak istemişti. Valla AB'nin Türkiye İlerleme Raporu ile ilgili yazı yazmış olmamla ilgisi yoktu.

    Son günlerde yaşadığım bu “renklerin geçiş töreni” ni Gaye Abla özetledi. “Önceki gün Adrasan'daydık. Sarılar, kırmızılar bitti, şimdi mor çiçeklerin zamanı” dedi.

    İşte ben o anda bir şiire yöneliyorum. Bedri Rahmi Eyuboğlu'ndan...

     

    MOR

    Yapraktan yosundan yoncadan

    Bahar inceden inceden..

    Paris baharı bu, bulanık

    Bir kül rengidir tüter nazlı nazlı

    Bir kül rengi yorgun argın ılık

    Serde ressamlık var azcık.

    Bütün gün mor üstüne çalışmışım,

    Boğazıma kadar mora gömülmüşüm.

    Uzaktan bir akordeon sesi geliyor mosmor

    Dilimin acısı kolumun sızısı

    Kırk yıllık emektar baş ağrılarım mor

    Sen nehri bal rengi Eyfel kulesi mor

    Bir yüz morardıkça morarıyor

    Kanlıca sırtlarında bir yerde akşam oluyor.

     

    Bütün gün mor üstüne çalışmışım

    Mor deyip geçme belâlı renk musibet

    Yeryüzünde ne kadar insan varsa bir o kadar mor

    Menekşenin moru mavzerin moru, kasaturanın moru

    Suya dökülmüş mazotun moru

    Neftin moru ziftin moru asfaltın moru

    Telgraf tellerinde petekkıranlar

    Buğday tarlasında devedikenleri

    Karadutun moru, karamuğun moru, kuzgunun moru

    Sıfırın altında çocuk elleri

    Elâ gözlere konmuş murdar sineklerin moru

    Gözlerimi yumduğum zaman gördüğüm mor

    Morun karanlığı karanlığın moru

    Yok ölünün körü...

     

    Mor deyip geçme insan misali

    Yeryüzünde ne kadar insan varsa bir o kadar mor

    İnsanların hesabı kimden sorulur bilmem

    Ama morların hesabı benden sorulur benden.

     

    Keyifli bir sohbetin ardından telefonumu kapatıp, öndeki kırmızı gelinciklerin ardından görünen dağın zirvesinmde erimemekte ısrar eden karları görüyorum.

    1987 yılında Kasımpaşa'da askerken, Komutanın Emir Assubayı vardı Seyhan Bey. Şiire ve Ümit Yaşar Oğuzcan'a olan ilgimi görünce bana Yeni İstanbul Gazetesi'nin arşivinden kesip biriktirdiği Ümit Yaşar şiir, rubai ve taşlamalrını getirmişti.

    Kendime bir kopya alıp, o kupürleri de el yapımı kitap haline getirmiştim. O kopyayı nerde nasıl kaybettiğimi bi hatırlasam...

    İşte o zaman Ümit Yaşar'ın, Antalya'yı ziyaret ettiğini, dönemin Antalya Valisi Nüzhet Erman ile sohbet ettiklerini de öğrenmiştim.

     

    Hayri- Şükran Ülsever çifti ile bir sohbetimizde bu süreçten söz ettiğimde, “Denizi masmavi, dağları karken, güzele ne hacet, Antalya varken” diyen de aynı validir” cümledini duymuştum.

    İntarnet ile aram çok iyi değil. Arama motorlarınında kaynağa ulaşmayı beceremiyorum. Yaklaşık 2 saat boyunca Erman'ın o şiirlerini aradım, bulamadım.

    Ama bulduğum şiir de ruh halime iyi geldi.

     

    ANTALYA

    Dalgalanan deniz değil tarihtir,
    Eteğinde ormanın, dağın, taşın, kayanın.
    Hem zor görmeyene Antalya’yı anlatmak,
    Hem övgüye eyvallahı yok Antalya’nın.

    Aman Tanrım! Bu nasıl bir büyü
    Anladım cennetteyiz. Ama biz kimiz, neyiz?
    Yağmurun çiçeğe, zamanın tarihe döndüğü
    Bir güneş, deniz ve kar ülkesindeyiz.


Yorum Yap