“Harikzedegân Kat Evleri”… Nereden, Nereye? (1)*

  • Ziya Nur Sezen

    Ziya Nur Sezen Yazı Arşivi
    19 Ağustos 2021 /   599 Okunma

    “Harikzedegân Kat Evleri”… Nereden, Nereye? (1)*

    Bugünden itibaren birkaç gün  sürecek bir dizi yazıda, bundan 101 yıl önce, Ekim 1920’de temeli atılan Harikzedegân (Yangın Mağdurları) Kat Evleri’nden bahsedeceğim size. Elbette, nedenleri, bağlantıları, sonuçlarıyla ciddi bir araştırmaya dayanan bu yazı dizisinde, Harikzedegân Konutlarının inşaından bugüne yüz yıllık yaşamlarını halka halka okurken, son 20 yılında başına gelenleri de ibretle öğreneceksiniz.

     

    Bu binalar topluluğu, Türkiye’nin ilk betonarme toplu konut yapılarıdırlar. Mimar Kemaleddin Bey (1870-1927) tarafından yapılan, iki yılda bitirilen, masrafı büyük çapta devlet kesesinden ve bağışlarla karşılanan binada, yangınlar sonucu evsiz kalan insanların ikameti düşünülmüştü.

     

    Daha sonra Türk Hava Kurumu’na geçen ve Tayyare Apartmanları adını alarak, hatırlı ve kalburüstü kimselerin mekanı olan yapı, günümüzde ise otel olarak yaşamını sürdürüyor.

     

    Şimdi nereden çıktı Harikzedegân binası? demeyin lütfen. Türk Hava Kurumu dedim bir önceki paragrafta. Lütfen yazının sonuna kadar sabredin, neden yazdığımı anlayacaksınız.

     

    Osman Nuri Ergin, Mecelle-i Umur-ı Belediye adlı eserinin ‘Yangınlar’ bölümünün başında “İstanbul’un yangını, Anadolu’nun salgını” deyimine vurgu yapar(c.2, sf 1077).  Çünkü İstanbul tarihi, tek seferde binlerce evin yandığı felaketlerle doludur. İstanbul’da geniş halk kitleleri bütün engellemelere, yasaklara rağmen, yapımı uzun süren ve hayli masraflı olan kagir binalar yerine her nedense ahşap evleri tercih etmiştir yüzyıllar boyu.

     

    Cami, medrese, kütüphane, imaret gibi kamu binaları çoğunlukla taştan yapıldıkları halde, evler ve hatta konaklar ahşaptan yapılmışlardır. Bunun, deprem korkusuyla veya ahşabın ucuza gelmesi ile tercih edildiği tezi, çok zengin paşaların, vezirlerin konaklarının da ahşap oluşu karşısında tutarsızdır.

     

    Osmanlı toplumu taş binalarla dünyaya kök salmayı hoş karşılamıyor, ahşap evlerde oturmaktan farklı bir keyif alıyordu. Meseleyi böyle basite indirgemek tuhaf gelebilir ama Mimarlık Tarihi ile uğraşanların vardıkları sonuç budur.

     

    Harikzedegân Kat Evleri ya da Tayyare Apartmanları, 20 TL’lik banknotların üstünde resmi olan, 1.Ulusal Mimarlık Akımı’nın önde gelen isimlerinden Mimar Kemaleddin’in İstanbul’da inşa edilen son yapı grubudur. Bu arada hemen belirteyim, Mimar Kemaleddin Bey ayrıca proje telifinden alacağı 12 bin lirayı yangınzadelere hibe etmiştir.

     

    Devlet-i Âliyye’nin (Osmanlı Devleti) son döneminde, sivil konutların kârgir yapılması için emir üstüne emir yayımlanırken, esnaf kitlesinin ana omurgasını oluşturan Yeniçeri Ocaklarının, en ufak olumsuzlukta başkaldırıp, sığındıkları taş hanları kale gibi kullanmakta olmaları karşısında ticari hanların taştan inşa edilmesinin önüne geçilmeye çalışıldığını da Osman Nuri Ergin belgelerle gösterir.

     

    Aynı şekilde Yahudilere özgü, “Çıfıthane/Yehudhane” adı verilen çok katlı binaların taştan yapılması da kanunla engellenmiş, ahşap olması istenmişti.

     

    Eski dönemlerde çoğunlukla yangınların başlangıç noktası buralar olurdu.

     

    Uzun Osmanlı dönemi boyunca, Suriçine yerleşik İstanbul ve çevresi, Üsküdar, Eyüp ve köyleri, Kadıköy ile Boğaziçi köyleri defalarca büyük yangınlara maruz kaldı. Her yangından sonra aynı felaketin başına yeniden geleceğini bile bile, yangın yerlerinde yeni baştan ahşap konut dokulu semtler kuruldu. 19.yüzyılda inşaat teknolojileri gelişmesine rağmen, bu gelenek ısrarla sürdürüldü.

     

    Yeniçerilerin kundakçılığı ve yıldırım düşmesi sonucu meydana gelenler haricinde, İstanbul yangınlarının çoğu basit, hiç olmayacak kazaların eseriydi. Örneğin, mangalda, ateş üstünde kebap meraklısı olan İstanbulluların vazgeçemedikleri patlıcanın mevsimi gelince, yangınlar birdenbire çoğalırdı.

     

    Yangına karşı önlemler de her zaman zayıf kaldı. Etkili bir itfaiye teşkilatı geliştirilemedi. Zaten su sıkıntısının olduğu koca şehirde, hiçbir zaman yangınları söndürmeye yeterli su tedarik edilemedi. Çıra haline gelmiş ahşap mahalleler cayır cayır yanarken, imtiyazların dokunulmazlığındaki Dersaadet/Terkos Su Şirketi büyük bir vurdumduymazlık içindeydi.

     

    Devletin büyük felaketlere maruz kaldığı ve sürekli savaş halinde bulunduğu son 10 yılında meydana gelen yangınlarla İstanbul harabeye dönmüştü. Devlet olarak, Balkanlar’dan ve Yunan işgaline uğrayan Anadolu’dan gelen göçmenleri iskan etmekle uğraşılırken, yangınlarda mahvolan evsizlerin iskan ve iaşesi problemiyle de karşı karşıya kalınıyordu.

     

     Aynı sıralarda, sadece İstanbul’da değil, Anadolu’nun birçok şehir ve kasabasında da büyük yangınlar meydana gelmekteydi. İstanbul’un o zamana kadar ayakta kalabilmiş medrese binaları bazen tahsis, bazen işgal yoluyla yangınzedelerin barınağı oldu.

     

    Mübahat Kütükoğlu’nun 20. Asra Erişen Osmanlı Medreseleri adlı eserinde tespit ettiği medreselerin çoğunun bu tarihlerde harap halde bulunduğu, yangınzedelerin işgalinde veya aşhane olarak kullanıldığı görülüyor. Hatta özel mülkiyete konu bazı boş evlere, tekke ve dergahlara da evsizlerin yerleştirilmeleri üzerine, mülk sahiplerinin ve şeyhülislamlığın şikayetleri ardı ardına gelmeye başlayınca bu konuda düzenlemeler yapıldı.

     

    *Bu yazı dizisi bir araştırma ürünüdür. Yararlanılan kaynaklar son yazıda belirtilecektir.

     

    Devamı Yarın…


Yorum Yap