Kâh Ağlatarak, Kâh Güldürerek…

  • Ziya Nur Sezen

    Ziya Nur Sezen Yazı Arşivi
    6 Ağustos 2022 /   462 Okunma

    Kâh Ağlatarak, Kâh Güldürerek…

     

    Adana’da doğdu. Babası, Elazığ’dan Adana’ya gelen ve Adana Kız Lisesi’nde hademelik yapan Şam doğumlu Ahmet efendi, annesi ise Antakya’dan Adana’ya gelmiş olan Havva hanımdır.

     

    Yoksul bir çocukluk geçirir. Bunu da hiç saklamaz. Kitaplarının çoğunun esin kaynağı da ailesi ve kendinin bu yoksul yaşamı olur.

     

    29 Ekim 1933’te dünyaya gelir. Cumhuriyet’in 10. yılında doğmuştur, bunu da çok önemser. Her söyleşisinde de bunu dile getirir.

     

    “ Bando mızıkayla dünyaya geldim; gerçekten bando mızıkayla!” diye başlar ve anlatır;


    “ Yıl 1933, aylardan Ekim, günlerden 29; yani "Onuncu Yıl"... 


    “ On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan" diye marşların söylendiği Cumhuriyetin onuncu yıl dönümü. İşte o gece annem tutturmuş da tutturmuş, “ Fener alayını izleyeceğim " diye. 


    Babam, “ Yahu avrat, ayın, günün geldi, sancın mancın tutar, hem bu karınla..." demiş. Ama annem, hiç öyle coşkulu bir günde evde oturmak ister mi? Komşu kadınlardan biriyle çıkmışlar evden, bir yaşındaki abim de annemin kucağında…

     

    Fener alayını eve en yakın izleme yeri, olsa olsa Saathanenin orası. Annemle komşu kadın bezirganların önündeler, daracık kaldırıma dizilmişler, insanların arasına sokulmuşlar. Ama nasıl kalabalık, iğne atsan yere düşmez. Az sonra bando öteden gözükmüş.

     

    “Pıstattararaa !...” demeye başlayınca, “Uy anam”, annemdeki sancı da sökün etmez mi... Breh, kaldırımda adım atacak yer yok, yan yön insan, gerisi dükkan…

     

    “Aman ha, kadının sancısı tuttu ha, yol verin ha!...” Yol nerde ki?... O sıra, bando da ermiş gelmiş annemin önüne...

     

    “ Kadın doğurdu ha, doğuracak ha...”  Polisler yol vermişler anneme, “Yürüyün bandonun ardı sıra, ilk sokaktan sapın içeri” diye.

    Bando önde, annem, annemin karnında ben, abim, komşu kadın ardında, fener alayı bizim arkamızda, ha doğdum ha doğacağım... 

    “Gümdadadadatdat dat dat dat...”

    Annemi eve dar yetiştirmişler.  Eve geldikten tastamam on dakika sonra beni doğurmuş, Adana Saathanesinin çanı yirmi ikiyi “Dan dan dan!” diye vururken…”

     

    Ailesine yardım amacıyla çocukluğundan gençliğine hep çalışır ve okur. Bulaşıkçılık, garsonluk, sinemada gazoz, sokaklarda darı satıcılığı ve daha birçok iş yapar. O zor yıllar, yazdığı her anıda, öyküde, romanda yer alacaktır.

     

    Ailesinin durumu öyle zordur ki, Aşevinden yemek almaları gerekir çoğu zaman. Kendisi şöyle anlatır yemek almaya gönderildiği o ilk günü...

     

    “Çocuk Esirgeme Kurumu’nda fakir insanlara, çocuklara yemek dağıtılırdı... Yemek almak için sıra beklerken duyduğum “Yazık, fukara, fakir” sözlerinden onurum incindiğinden, dağıtılan yemeklerin çok iyi olmasına, evde yiyecek ekmeğimiz olmamasına karşın, ilk günün haricinde buraya hiç uğramadım. Evdeki soğan ekmeği ya da turşu ekmeği oradaki sıcak yemeklere tercih ettim...”

     

    O günden sonra ağabeyi gidecektir yemek almaya...

     

    Çocukluğunda yaptığı işler arasında, onu en mutlu eden ve çok para kazandığı iş, köprüden atlamaca işidir. 

     

    “Taş köprüye mahalleden arkadaşım Timuçin ile giderdik. Ben altımda don ile köprüye çıkardım, Timuçin de oradan geçen insanlara “Amca şu oğlan aşağıya atlasın mı?” derdi. Ben küçücük çocuğum, adamlar bir bana bakar, bir de köprüden aşağıya, “atlayamaz” derlerdi. Timuçin adamları galeyana getirir, işi inada bindirir, akıllarını çelerdi. “25 kuruş verirsen atlar” derdi. Anlaştıktan sonra ben cup aşağıya, ördek gibiydim o meslekte. 10 kuruşu Timuçin’in, 15’i benimdi. Bir gün eve 2.5 lira ile gittiğimi biliyorum.”

     

    Hayatının dönüm noktası, yağmurlu bir günde ısınmak için Halkevi Kütüphanesine gidişidir.

     

    “Çok soğuk bir gün, evde ısınacak hiçbir şey yok, sırtım, başım ıslak… Böyle yağmurlu ıslak günlerde bir arkadaşımın evine giderdim. Evine gittiğim Nedim arkadaşım bir gün bana, “Bugün seni eve götüremeyeceğim, ablamın nişanı var, ama sana bir yer tarif edeyim, sen oraya git, orada soba var.” dedi.

     

    Arkadaşımın bana önerdiği yer Adana Halkevi Kütüphanesi’ymiş. Sekiz yaşındaydım o zaman. Gittim.

    Gözlüklü bir amca sobanın kıyısına yanaşırken gördü beni, oranın müdürüymüş. Zihni amca...

    Bana, “Isın evladım, kurulan, sonra da dersini çalışırsın” demişti.

     

    O sırada baktım ki bir kadın kitap dağıtıyor, “Para ile mi?” diye sordum. Param yok. “Hayır, ödünç veriliyor” dediler.

     

    Kitapları dağıtan kadın bana Define Adası kitabını uzattı. Yaşamımda ilk kez bir kitabı elime alıyorum. Evde odun kömür yok, kitap nasıl olsun? Açtım başladım okumaya, nasıl hoşuma gitti, kendimden geçtim…

     

    İkinci günden sonra benim ikinci evim ya Adana Halkevi Kütüphanesiydi, ya Ramazanoğlu Kütüphanesi…”

     

    Bir edebiyatçı, eğer yorgun ve eziyetli bir çocukluk yaşadıysa, toplumun yorgun kesiminin, ezilen kesiminin dertlerini daha içtenlikle, daha derinden dile getirir. Kâh ağlatarak, kâh güldürerek. Ama hep düşündürerek…

     

    Işıklarda uyu Muzaffer İzgü…


Yorum Yap