Sanata ve Sanatçıya Saygıyla…

  • Ziya Nur Sezen

    Ziya Nur Sezen Yazı Arşivi
    30 Temmuz 2022 /   507 Okunma

    Sanata ve Sanatçıya Saygıyla…


     

    Telefon ahizesini uzatan otel resepsiyonunda görevli adamın yüzüne doğru dürüst bakamaz bile…

     

    Çünkü, İstanbul'dan ailesinin gönderdiği para karşılayamıyordur gündelik harcamalarını ve otele borcu birikmiştir…

     

    Resepsiyon görevlisinden kaçırır bakışlarını ve ahizeyi eline alır…

     

    Arayan Mefkûre hanımdır…

     

    "Çabuk gel, akşama birisi hastalandı, onun rolünü oynayacaksın."

     

    Ulus'taki "Genç Palas" otelinin kapısından dışarı çıktığında hem mutlu, hem de çaresizdir…

     

    Ankara'ya, Devlet Tiyatrosu'na oyuncu olarak girmek için gelmiştir…

     

    Telefonda söylendiğine göre, Küçük Tiyatro'da oynanan "Tufan" adlı oyunun son sahnesinde rolü olan oyuncunun yerine çıkacaktır sahneye…

     

    Romalı kıyafetleri içinde bir uzaylıyı oynayacaktır... Bilir ki bu basit rol, bir imtihandır kendisi için…

    Devlet Tiyatrosu'na kabul edilip edilmemesi o sahnede göstereceği performansa bağlıdır…

     

    Salondaki Muhsin Ertuğrul'un gözü kendisinde olacaktır...

     

    Ama çözmesi gereken daha büyük bir sorun vardır... O akşam sahneye çıkabilmesi için, bir dilekçe yazıp vermelidir...

     

    Elbette dilekçeyi yazacaktır ama, Muhsin Ertuğrul'un sekreteri Mefkûre hanım, dilekçeye mutlaka 15 liralık pul yapıştırılması gerektiğini üstüne basa basa söylemiştir telefonda… Oysa cebinde 5 kuruşu bile yoktur...

     

    O halde "Chopin" ile vedalaşma vakti gelmiştir...

     

    Başka çaresi yoktur... Samanpazarı'na gidecek, "Chopin" adını verdiği lacivert pardösüsünü satacaktır...

     

    Ulus meydanındaki seyyar fotoğrafçıya Samanpazarı'na nasıl gidileceğini sorar…

     

    "Hayrola, bir şey mi satacaksın?" der adam…

     

    Üstündeki şık pardösüyü gösterir… Fotoğrafçı, omuzlarından tutarak evirip çevirmeye başlar oyuncu adayını…

     

    "Yahu yapma, herkes bize bakıyor, rezil-i rüsva olduk," derken, pardösü çoktan çıkmıştır sırtından…

     

    Astarı inceleyen fotoğrafçı "Ben buna 30 lira vereyim." der… Çok az diye itiraz etse de bit pazarında ilk fiyatı verene zaten satacağını düşünür, otuz lirayı alır, alır almaz da hızlı adımlarla Küçük Sahne'nin yolunu tutar…

     

    Mefkûre hanıma dilekçeyi ve 15 liralık pul parasını verip dışarı çıktığında, Kızılay'a doğru ilk adımlarını atarken, yağmur bastırır aniden… Sanki Ankara'nın yağmurları yağmak için pardösüsünü sattığı günü beklemişlerdir...

     

    Sırılsıklam âşık olduğu tiyatro sanatına, profesyonel oyuncu olarak böyle adım atar genç adam ve o akşam, sahnede sergilediği oyunculuk çok beğenilir ve Devlet Tiyatrosu'na kabul edilir…

     

    İlk olarak, Cevat Başkut'un "Kleopatra'nın Mezarında" oyununda bir rol verilir kendisine…

     

    Oyunun ilk perdesi, büyüler yaparak define arayan bir adamın, sahnenin bir köşesinde duran bulgur pilavını ve pideyi yiyerek orucunu bozmasıyla son bulmaktadır… Perde inip de oyuncular sahneyi terk eder etmez, bizim genç oyuncu çalakaşık pilava dalar her gece... Devlet Tiyatrosu'na kabul edilmiştir ama cebinde parası yoktur yine de…

     

    Bir gece, oyunun ilk perdesi kapanır kapanmaz, sahnedeki pilavı yemeye koyulurken arkadaşları tarafından yakalanır…

     

    Eyvah ki ne eyvah!..

     

    Ne de olsa sanatçının yediği, parası Devlet tarafından ödenen oyunun dekorudur ve sonuçta, bulgur pilavı da olsa, dekorun bir parçasıdır yenilen...

     

    Kısa sürede meteliğe kurşun atan genç adamın her gece oyunun aksesuarını yediği Devlet Tiyatrosu'nun koridorlarında hemen duyulur… Şikayet üstüne şikayet...

     

    Sanatçı bir gece, hani o perde iner inmez kaşık daldırdığı bulgur pilavının, o gece çok daha kaliteli yağla hazırlandığını, üstelik sıcak olduğunu fark eder... Pide de tazeciktir... Dahası, oyunun aksesuarına bir de irmik helvası eklenmiştir…

     

    Şikayetler Muhsin Ertuğrul'un kulağına kadar gitmiştir ve Muhsin Ertuğrul olmak da böyle bir şeydir…

     

    İki şarkı okuyup, “Sanatçı” diye anılanlara çok sinirlenirim çocukluk çağımdan beri… Belki de ailemde gerçek sanatçılar olduğu, onların eteğinde büyüdüğüm için böyle oldu…

     

    O nedenle sanata ve gerçek sanatçılara da köşemde yer vermek ve Cumartesi yazılarımı bu konuya ayırmak istedim…

     

    Ve bugün, bu konudaki ilk yazımda, yakın tarihimizden bir sanatçı portresi karşısında saygı duruşuna geçmek ve de bu anıyı sizinle paylaşmak istedim…

     

    Erol Günaydın’ın anısına saygıyla... Işıklarda Uyusun Büyük Usta…

     


Yorum Yap